Anasayfa > Basın Merkezi > 2012 > Mayıs > 
UNICEF'ten düzenli haber almak için iletişim bilgilerinizi bırakabilirsiniz

Basın Merkezi (5/2012)

Yardımlar nasıl daha "akıllı" oldu: Akademisyenler, bağışcçılar ve kimi yardım kuruluşları neyin işe yaradığını ölçmeye başladı. Kalkınma artık bilime dönüşüyor.


UNICEF Genel Direktörü Anthony Lake önce ceketinin altından kalbine işaret ederek "Burada, bu işi seveceğimi biliyordum" dedikten sonra bu kez kafasını gösterip şöyle diyor: "Ancak işin büyüleyici bir yanı da var, öyle sıkıcı ayrıntı hiç yok..."

Yardım, her zaman insanların yüreklerine hitap eden bir iş olagelmiştir. Hayır kuruluşları açlıktan ölmek üzere olan çocukların resimlerini göstererek bağışçıları harekete geçirmeye çalışmışlar, bağışçılar da para göndermişlerdir. Bu paralar gerçekten işe yaradı mı yoksa yaramadı mı, bunu bilen pek yoktur. Yardımlarda alışılagelen ölçüm, girdinin miktarıdır: yani yapılan bağışlar. Çıktı –kurtarılan veya iyileştirilen yaşam sayısı- ise hemen hemen hiç ölçülmez.

Ancak, Lake 2010 yılında Birleşmiş Milletler çocuklara yardım kuruluşunun yönetimine geldiğinde, iyi niyetli Amerikalı yardımlar söz konusu olduğunda “kanıtlara dayalı devrim” denilen şeye tanıklık etti. Sonunda akademisyenler, bağışçılar, hatta kimi yardım kuruluşları neyin işe yaradığını ölçmeye başladılar. Süreç yavaş ilerlese de, kalkınma artık bir bilim haline geliyor.

Yardımlarla ilgili tezler hep genel kalmıştı.  Jeffrey Sachs gibileri yardımların işe yaradığını ileri sürerken başkaları, örneğin William Easterly de durumun böyle olmadığını savunuyordu. Bir zamanlar Başkan Clinton’un ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Lake bir iç çektikten sonra şöyle diyor: “Beyaz Sarayda iken yapılan makro ölçekli tartışmalar aklıma geliyor. Mutlakçılık taşıyan görüşler tanım gereği gerçekle neredeyse hiç örtüşmüyordu.” Lake, “yardım genellikle işe yarar” diyor. Daha fazla çocuk aşılanıyor ve temiz suya kavuşuyor.  AIDS, sıtma ve kızamık geriletiliyor. Yaşam beklentisi artıyor. Ancak Lake hemen ardından ekliyor: “Kuşkusuz, yardımların yarar sağlamadığı durumlarla da sıkça karşılaşılıyor… O zaman soru şu: ne tür yardımlar gerçekten işe yarıyor?

Burada göründüğü kadarıyla Lake “rastlancılılarla” aynı düşünüyor. Rastlantıcılara göre, yardımlarda neyin işe yaradığını görmek için tıpta kullanılan türde rastgele kontrol sınamalarına başvurulması gerekiyor. Örneğin, soru şu olsun: Hindistan’daki öğretmenler okullarına gelip görevlerini yapmaya nasıl ikna edilebilir? Kalkınma iktisatçısı Esther Duflo bu konuya ilişkin olarak sınıflara serbest kameralar yerleştirilmesi şeklinde bir düzenlemeye başvurdu. Buna göre, öğretmenlere ödenecek ücret, günün sonunda sınıflarında görünüp görünmediklerine bağlı olacaktı. Düzenleme işe yaradı ve okullarına giden öğretmen sayısı birden arttı.

“İşe yarayan, aynı zamanda basit ve maliyetsiz de olabilir”, diyor Lake: “Ağızdan sıvı tedavisi ve tuz takviyesi, çocuk yaşatma alanındaki devrime çok büyük katkıda bulunmuştur. Benden önce görev yapan Jim Grant bunun ne kadar basit olduğunu göstermek için cebinde tedavi tuzu paketiyle dolaşırdı.”  Gerçekten de her biri on sente mal olan bu paketler milyonlarca çocuğun ishalden ölmesini önlemiştir. UNICEF neyin işe yaradığını makro ölçekte de ölçmektedir.  Böylece artık en yoksul aileleri ve ülkeleri hedefine yerleştirmiştir. Lake durumu şöyle açıklıyor “Esasen tanım gereği, aynı bağışıklama programı, hastalıkların az olduğu yere göre çok olduğu yerde daha fazla yaşam kurtaracaktır.” Her şey bir yana, en yoksul kesimlere odaklanılması “doğru” bir yaklaşımdır.

Ancak, yarımlardan konuşurken, Lake düzeltici bir yorumda bulunuyor: “Uluslararası toplulukta kalkınmayla ilgili çalışmalar yapanların hemen hepsi halen yapılan işin etkisini abartma eğilimindedir. Bundan çok daha önemli olan ise hükümetlerin performansıdır.” 200 yılından bu yana yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtaran, yardım kuruluşları değil hükümetler ve piyasalardır. Bugün hala yoksul kalan ülkelerde bile hükümetler her şeye rağmen yaşamı iyileştirebilmiştir. Kendisinden örnek vermesini istediğimde Bangladeş’ten söz ediyor. Bu ülkede siyaset “kıran kırana” yürüse bile, rakip partiler kalkınma söz konusu olduğunda çoğu kez bir araya gelmektedir. Bangladeş, örneğin açıkça tuvalet ihtiyacı giderme gibi sorunlarla –“ kibar çevrelerde böyle şeylerden bahsetmek pek yakışık almasa bile pek çok çocuk salt bu yüzden ölmekteydi- o kadar iyi baş etmiştir ki şimdi daha zorlu işlere yönelmektedir. Masallardaki gibi: “Bangladeş’te en büyük küçük çocuk katili şimdi boğulmaktadır.” O boğulmaktadır, çünkü UNICEF diğerlerine yüzmeyi öğretmektedir.

UNICEF’in kampanyalarında ölmüş veya ölmekte olan çocuklar göremezsiniz. Korkunç bir kıtlığın başlamakta olduğu Afrika’nın Sahel bölgesinde UNICEF, ölmekte olanların görüntülerine yer vermeyerek eski alışkanlıklara bir son vermiştir. Lake, durumu şöyle açıklıyor: “Bir kere, bunda istismarcı bir yan vardır. Biz kendimiz ölürken nasıl bu durum bize ait, özel bir şeyse, buna bir günlük çocuğun da hakkı vardır. Dahası, böyle görüntülerin işe yaradığı da söylenemez. Evet, ölmekte olan bir çocuğu göstermenin şok yaratma açısından belirli bir değeri olabilir. Ama işe yaramıyor ki ölümler hala sürüyor.’”

Lake’in kendi deneyimleri ona daha iyi bir yol gösterdi. Geçenlerde Çad’da ileri derece malnütrisyona maruz çocukların bulunduğu bir çadıra girmişti: “Kafamda netti: bu çocuklardan bazıları biri iki gün içinde ölecekti. Bir süre yanlarında kaldım, ana babalarıyla konuştum, sonra da diğer çadıra geçtim. Bu ikinci çadırdaki çocuklar bir hafta önce birinci çadırdaydılar. Durumları gene kritikti, ama hiç olmazsa normal oturmuşlardı. Çocuklardan birinin ailesiyle konuştum. Küçük kızlarını adı Fatima idi ve onun için elimden ne geliyorsa yapacağımı düşündüm. Biraz da meraktan: Belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, ama gene de merak işte: Fatima 20 yaşına gelebilecek mi?”  UNICEF şimdi artık iyileşen çocukların fotoğraflarını kullanıyor. Akıllıca yardımlar sayesinde bu çocuklardan çok daha fazlası iyileşecek.

Simon Kuper, Financial Times, tarafından kaleme alınmıştır.