UNICEF'ten düzenli haber almak için iletişim bilgilerinizi bırakabilirsiniz

7.5 Okuldan Çalışma Yaşamına

Gençler istihdamı önemli bir sorun olarak görmekte haklıdır. Hükümet, gençlerin (aynı zamanda kadınların da) istihdam maliyetini düşürmeye yönelik adımlar atmasına rağmen, Türkiye istatistik Kurumu verilerine göre 2011 yılında genel işsizlik oranı %9,8 iken işgücüne katılmış bulunan 15-24 yaş grubundan kişiler arasında işsizlik oranı %18,4’tür. Ekonomik kriz yılı olan 2009’da genel işsizlik oranı %14 iken genç işsizliği oranı %25,3 idi. Gençler arasında işsizlik hiç kuşkusuz dünyanın en gelişmiş ekonomilerini bile etkileyen küresel bir meseledir. ILO’nun “Gençler için Küresel İstihdam Eğilimleri 2012” başlıklı raporuna göre (http://www.ilo.org/global/research/global-reports/global-employment-trends/youth/2012/lang--en/index.htm) 2011 yılında gençlerin istihdam oranı dünya genelinde %12,6, gelişmiş ülkeler ve Avrupa Birliği için %18, Orta Doğu ve Kuzey Afrika içinse daha da yüksektir. Rapor ayrıca şu hususu belirtmektedir: “çok sayıda genç, üretken olmayan, özlemlerinin gerisinde kalan ve çoğu durumda kalıcı, verimli ve daha iyi ücretli işlere geçebilmeleri açısından fırsat yaratmayan geçici veya başka tür işlerde çalışmaktadır.” Bu söylenen, Türkiye açısından kuşkusuz geçerlidir. Çünkü Türkiye’de yetişkin nüfus içinde bile çalışanların yüksek bir oranı, tarım başta olmak üzere ücretsiz aile işlerinde ya da kayıt dışı ve gelip geçici başka işlerde çalışmaktadır. Üstelik bu işlerde çalışma koşulları ağır ve sömürücü özellikler taşıyabilmekte, emeklilik gibi kimi hak ve imkânları dışlayabilmektedir. Eklenebilecek bir nokta daha vardır: kadınların işgücüne katılımı düşük olmasaydı, Türkiye’de işsizlik oranları çok daha yüksek çıkardı; örneğin genç kızların işgücüne katılım oranı genç erkeklerin katılım oranı kadar yüksek olsaydı, 2011 yılı genç işsizliği oranı %18,4 değil %38,7 olurdu.

Türkiye’de gençlerin nasıl, hangi yollardan iş bulduklarına ve bu sürecin ne kadar sürdüğüne ilişkin güvenilir istatistik bilgiler azdır. Gençlerin çoğu kayıtlı veya kayıt dışı işgücü piyasalarına katılarak ve devlet tarafından açılan sınavlara girerek iş bulma konusunda aralarında rekabet içindedir. Birçok genç için, iş bulmanın, en azından makul çalışma koşullarında düzenli iş bulmanın başkaca yolu yoktur. Bununla birlikte, önemli sayıda genç açısından aile işlerinde çalışma gibi bir seçenek (kimi zaman da zorunluluk) de söz konusu olabilir. Bu tür aile işleri küçük tarım işletmelerinden dev işletmelere kadar farklılık gösterebilmektedir. Kimi gençler de kendi başlarına küçük birtakım işler kurmada ailelerinden destek almaktadır. Diğerleri ise kayıtlı veya kayıt dışı işler bulmada veya kendi işyerlerini kurmada akrabalarından, arkadaşlarından veya çeşitli sosyal dayanışma ağlarından destek almaktadır. İşsizlerin bir iş bulmak üzere devlet kurumu olan İŞKUR’a başvurmaları da mümkündür.

İçlerine sindirebilecekleri işler bulamayan kimi gençler, en başta aile desteği sayesinde uzun süre işsiz olarak kalabilmektedir.  Ne var ki, ülkedeki işsizlik yardımları çok sınırlı bir kesimi kapsamaktadır ve bu yardımlardan ancak bir süre kayıtlı çalıştıktan sonra işsiz kalanlar yararlanabilmektedir. Dolayısıyla, gençlerin en yoksul kesimleri, düzenli bir iş bulamamaları halinde kayıt dışı sektörde düşük ücretli, herhangi bir güvencesi olmayan, gelip geçici ve marjinal işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu tür işler arasında sokak satıcılığı, mevsimlik tarım işleri, inşaat ve turizm, evlere temizliğe gitme ya da el emeğine dayalı gelip geçici işler yer almaktadır.

Eğitime erişim: Gençlerin çoğu açısından eğitim, nasil bir iş bulabileceklerini belirlemede önemli bir rol oynamaktadır. Belirli bir eğitim düzeyi ve/veya mesleki formasyon, vasıflara sahıp olmak, kayıt içi ücretli işlere girmenin, birçok alanda da bağımsız çalışmanın (yeterli olmasa da) önkoşulu durumundadır. Gençlere yönelik eğitim hızla yaygınlaşmaktadır ve gençler de eğitime giderek daha fazla katılmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı Örgün Eğitim İstatistiklerine göre 2011-2012 ders yılında dört yıllık ortaöğretimde brüt okullaşma oranı %92,56, net okullaşma ise %67,37’dir. Ancak, okullaşma kapsamındakilerin tamamının okullarına düzenli olarak devam etmedikleri de bir gerçektir. Ortaöğretimdeki öğrencilerin yaklaşık %44’ü mesleki ve teknik eğitim almaktadır. Dört yıllık orta öğretim 2012 yılından başlayarak zorunlu tutulmuştur. Bakanlık, üçüncü kademe eğitimde net ve brüt okullaşma oranlarını 2011-2012 öğretim yılı için sırasıyla %33,06 ve %58,45 olarak vermektedir. Hükümetin 2012 Yıllık Programında belirtildiğine göre 2006 ile 2011 yılları arasında 50 yeni devlet üniversitesi açılmış, gene aynı dönem içinde vakıflar tarafından açılan yeni (özel) üniversite sayısı da 37’ye ulaşmıştır. Bugün ülkede 103 devlet ve 62 vakıf üniversitesi bulunmaktadır. Üniversiteye yeni başlayacak olan öğrencilere açılan toplam yıllık kontenjan, 2006 ile 2010 yılları arasında %65,5 oranında artarak 800 bine ulaşmıştır. Bu kontenjanın yaklaşık üçte birlik bir bölümü (öğretim dili İngilizce veya başka bir yabancı dil olan kimi üniversitelerde yabancı dil öğrenimi için hazırlık yılları hariç) normal olarak dört yıl süren, tam zamanlı lisans eğitimi içindir. Üçte ikilik bölümü ise, iki yıllık mesleki eğitim ve/veya açık öğretim (uzaktan eğitim) ve ikincil eğitim (gece okulu) içindir.

Yüksek öğretimde öğrenci sayıları

 

2011-12’de yeni girenler

Toplam öğrenci sayısı,  2011-12

Mezunlar,  2010-2011

 

Toplam

Kadın

Erkek

Toplam

Kadın

Erkek

Toplam

Kadın

Erkek

Üniversiteler

                 

 -Önlisans 

                 

  --Açık öğretim hariç

167.658

73.593

94.065

446.970

179.759

267.211

104.594

48.712

55.882

  --Açık öğretim

113.216

64.904

48.312

586.233

315.887

270.346

41.636

22.811

18.825

  --İkinci öğretim

85.136

30.818

54.318

216.024

71.912

144.112

56.651

22.280

34.371

 -Lisans

                 

  --Açık öğretim hariç

263.079

137.478

125.601

1.112.524

551.871

560.653

151.289

76.274

75.015

  --Açık öğretim

74.212

36.526

37.686

1.365.261

583.514

781.747

97.522

39.070

58.452

  --İkinci öğretim

97.087

47.753

49.334

356.914

169.336

187.578

34.248

16.198

18.050

 -Yüksek lisans

65.484

28.219

37.265

168.156

73.384

94.772

27.489

14.037

13.452

 -Doktora

12.956

5.350

7.606

51.468

22.083

29.385

4.617

2.093

2.524

 -Tıpta ihtisas

2.917

1.376

1.541

12.286

5.557

6.729

2.937

1.345

1.592

Diğer kurumlar

                 

 -Önlisans

11.030

409

10.621

21.124

771

20.353

9.454

327

9.127

 -Lisans

2.162

157

2.005

7.637

649

6.988

1.400

147

1.253

 -Yüksek lisans

379

56

323

855

129

726

137

35

102

 -Doktora

116

22

94

491

77

414

36

10

26

 - Tıpta ihtisas

1.835

883

952

7.599

3.414

4.185

2.045

885

1.160

                     

Kaynak: Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)

Orta ve yüksek öğrenimdeki genç sayısının artmasına karşın erişim sınırlıdır ve fırsatlar da son derece eşitsiz biçimde dağılmaktadır. AB tarafından benimsenen Lizbon hedeflerine göre üye devletlerin lise diplomasına sahip kişilerin oranını yüzde 85’e çıkarmak için çaba göstermeleri gerekmektedir.  Türkiye’de ise halen ortaöğretimde net okullaşma oranları bazı görece küçük doğu illerinde %30-40 gibi düzeylere düşmektedirç Devamsızlık da yaygındır. Yoksulluk, çocukların evde veya gelir elde etmek için dışarıda çalışmak zorunda olmaları ve özellikle ülkenin ortasındaki ve doğusundaki illerde cinsiyet, ortaöğretime katılımı belirleyen önemli etmenlerdir. Ayrıca, verilen eğitimin kalitesinde görülen eşitsizliklerle birlikte ilköğretim sırasında yaşanan farklı farklı deneyimlerin bir etkisi söz konusu olabilir. Ana babalarının eğitim ve gelir düzeylerinin düşük olduğu çocukların ortaöğretime katılımları düşük olmaktadır.

Ortaöğretim mezunlarının önemli bir bölümü üniversiteye devam edememektedir. Hükümetin 2012 yılı programına göre 2011 yılında bir üniversiteye girebilmek için merkezi sınava katılan aday sayısı 1,76 milyondur. Bunların yarısından azı bir yüksek okula veya üniversiteye girebilmiştir.  Sınava girenlerin 768 bini ortaöğretimin son sınıfında okuyan öğrencilerdir. Geri kalanlar çoğunlukla ortaöğretimi daha önce bitirip üniversite sınavlarına ikinci veya üçüncü kez girenlerle üniversite mezunu oldukları halde ilgilendikleri bir başka alanda da yüksek öğrenim görmek isteyenlerdir.

Ortaöğretimi tamamlayan gençler, bir yandan sınırlı kontenjanlar için rekabet etmek zorunda kalırken diğer yandan maliyeti nedeniyle yüksek öğrenim olanaklarından yoksun kalabilmektedirÜniversite sınavlarına hazırlık için özel dershanelere gidebilecek durumda olmayanlar bu sınavlarda daha dezavantajlı durumdadır. Bazı aileler, büyüyen erkek veya kız çocuklarının aile bütçesine katkıda bulunmalarına ihtiyac duymaktadır ya da, devlet okullarında daha düşük olan ancak vakıf üniversitelerinde yüksek rakamlara ulaşan harç veya ücretleri, çocukları yüksek öğrenim için başka bir ile gitmek durumunda ise ilgili masrafları karşılayacak imkânlara sahip olmayabilir. Devlet, üniversiteler, sivil toplum ve özel sektör, öğrencilere tam veya kısmi burslar ve yardımlar, değişik ücretler karşılığında yurt vb kolaylıklar sağlasa da, bunlardan tüm öğrenciler yararlanamamaktadır. Bu nedenle – özellikle büyük kentlerde- salt açık öğretimdeki öğrenciler değil tüm günlerini okullarında geçirenler bile okul masraflarını çıkarmak için çalışmak zorunda kalabilmektedir. Kafe, bar veya başka işyerlerinde istihdam edilen öğrenciler sigortasız çalışmakta ve bu çalışma zorunluluğu nedeniyle derslerinden geri kalabilmektedirler.

Eğitimde kalite ve uygunluk: Üniversite eğitimindeki sorunlar arasında, pek çok idari ve finansal sorunla birlikte fiziksel kapasite ve öğretmen sayısındaki yetersizlik yer almaktadır. Bu durum, yeni üniversitelerle birlikte üç büyük il dışında kalan illerdeki üniversiteler için özellikle geçerlidir. Verilen eğitimin kalitesi açısından iyi durumda olan üniversite ve bölüm sayısı görece azdır ve buralara da genellikle daha eğitimli ve varlıklı ailelerin çocukları devam edebilmektedir. Kimi girişimlere rağmen, pek çok üniversite engellilerin erişimi açısından daha fazlasını yapabilir.  Üniversite giriş sınavları sonucunda çok sayıda öğrenci aslında tercih etmedikleri derslerin okutulduğu bölümlere yerleştirilebilmektedir. Kimi öğrencilerin ancak sınavlara birkaç kez girdikten sonra üniversite kazanabildiği ve bu eğitimin de normalden daha uzun sürdüğü düşünülürse (ki net ve brüt okullaşma oranları arasındaki büyük farklılık da buradan kaynaklanmaktadır) sonuç olarak ortaöğretimi tamamlayan öğrencilerin önemlice bir bölümünün yaşamlarının bir veya birkaç yılını üniversite eğitimi öncesinde, sırasında ve sonrasında verimsiz biçimde geçirdiği söylenebilir.

Dünya Bankası’nın 2008 yılında yayınlanan “Türkiye’nin Bir Sonraki Kuşağına Yatırım: Okuldan işe Geçiş ve Türkiye’nin Kalkınması” başlıklı raporuna göre, “Türkiye’de gençlerin en iyileri beceri düzeyleri açısından başka her ülkenin gençleriyle rekabet edebilecek durumdayken, yeterlikleri cinsiyete, bölgeye, aile gelirine ve okul tipine göre önemli farklılıklar göstermektedir. Genel olarak bakıldığında, başarı ve kalite açısından Türkiye’deki eğitim sisteminin alt-orta gelir düzeyindeki ülkeler düzeyinde veya bunun biraz altında olduğu, buna karşılık AB ve OECD ülkelerinin çoğunun hayli gerisinde kaldığı söylenebilir.” Bu yorumlar geçerliliğini bugün de korumaktadır. Orta ve yüksek öğretim düzeylerinde gençlere sağlanan eğitimin kalite açısından aşırı eşitsiz oluşu yanında, eğitim sisteminin öğrencilere kazandırmak istediği bilgi ve becerilerle, işgücü piyasalarında ya da bir sonraki eğitim kademesinde aranılan bilgi ve beceriler arasındaki uyumsuzluk da sürmektedir. Sonuç olarak, çok fazla abartmadan şöyle bir tez ileri sürülebilir: Lise ve (özellikle) üniversite eğitiminin yaygınlaşması, ayrımcılık ve dışlama gibi sorunları henüz tam olarak çözüme kavuşturamamışken, daha çok sayıda genci daha uzun sürelerle tam zamanlı eğitimde tutmaya, böylece bu gençleri kendi ailelerinin bütçelerini zorlama pahasına meşgul etmeye ve işsizlik istatistiklerinin daha fazla şişmesini önlemeye yaramıştır. Türkiye bir süredir yalnızca beşeri bilimlerde değil mühendislik ve diğer mesleklerde de “fazla mezun” verirken, özel sektör kuruluşları da belirli alanlarda mesleki eğitim almış teknik personel bulamamaktan şikâyet etmektedir.

Düşünce kuruluşu SETA’nın 2012 yılında gerçekleştirdiği “Türkiye’de Gençlerin Profili” araştırmasında “erişebilme durumunda hangi hizmetlerden yararlanmak isterdiniz?” sorusuna yanıt verenler en fazla yabancı dil derslerine ilgi göstermişlerdir (%55,8). Bunun ardından mesleki kurs ve seminerler gelmekte (%54,5) onu da kültürel, kişisel gelişime veya kariyere yönelik çeşitli tercihler izlemektedir. Yabancı diller, eğitim sisteminin büyük ölçüde başarısız kaldığı algısının hakim olduğu bir yeterlilik alanıdır (örneğin bakınız, düşünce kuruluşu TEPAV tarafından hazırlanan not:  www.tepav.org.tr/.../1324458212-1.Turkey_s_English_Deficit.pdf). Gençlerin çoğu, özellikle daha azgelişmiş yörelerde yetişenler herhangi bir yabancı dil bilmemektedir ve yabancı dil becerisinin eğitim düzeyiyle birlikte artış gösterdiği gözlemlense de birden fazla yabancı dil konuşabilen çok azdır. Bu yüzden, Türkiye’de ve yabancı ülkelerde bulunan özel dil kurslarına cepten para harcanmaktadır. 

Askerlik hizmeti ve çalışma yaşamına geçiş

Sağlık sorunları hariç, tüm Türk vatandaşı olan genç erkekleri, kara, hava, deniz kuvvetlerinde, jandarmada veya sahil korumada 15 ay ücretsiz askerlik yapmak zorundadır. Askerlik hizmeti üniversite mezunları için genellikle daha kısa sürelidir. Askere gitme zorunluluğu aslında 20 yaşında başlamakla birlikte, 29 yaşa gelinmedikçe tam zamanlı eğitimde olanlar için ertelenir. Askerlik hizmeti sırasında PKK’ye karşı askeri harekâtta yer alma olasılığı da vardır. Askere alınanlara, askerlik eğitimiyle birlikte örneğin doğum kontrolü ve AİDS gibi konularda yaşam becerileri de verilebilmektedir. Zorunlu askerlik hizmetinden vazgeçilerek tamamen profesyonel bir ordunun kurulması, orduda kadınların da yer alabilmesi veya askerlik hizmetine alternatif olarak bir tür kamu hizmeti zorunluluğu getirilebilmesi gerektiği, yaygın olarak ileri sürülen görüşler arasındadır. Zaman zaman, belirli bir yaşın üzerindeki kişilere (ve/veya ülke dışında oturan ve çalışanlara) belirli bir para ödeyerek askerlik hizmetinden muaf kalma fırsatları tanınmıştır. Ancak bu uygulama çok sayıda yurttaş açısından çok pahalı olduğu gibi etik anlamda da tartışma konusudur. Askerlik hizmetinin gençler üzerinde, geldikleri sosyal ortamla silâhaltında yaşadıkları deneyimlere bağlı olmak üzere çeşitli etkileri olduğu kolayca varsayılabilir. Örneğin gençlerin fiziksel ve zihinsel sağlık durumlarının, bilgi ve becerilerinin, sosyalleşme ve toplumla bütünleşmelerinin, tutum ve davranışlarının bu hizmetten etkilenmesi söz konusudur. Ancak bu tür konular pek konuşulmaz ve bilimsel açıdan araştırılmamıştır. Toplum askerlik hizmetini bir tür geçiş töreni olarak değerlendirmektedir. Askerlik hizmetinin tamamlanmış olması belirli bir prestij kazandırmakta, genç kadınlar ve aileleri tarafından evlilik için bir önkoşul olarak da sayılabilmektedir. Okuldan işe geçiş bağlamında şu gözlemlerde bulunulabilir: (a) Çok sayıda (Temmuz 2011 itibariyle 440.000) erkeğin askerlik hizmeti nedeniyle eğitimin ve/veya işgücünün dışında olması, işsizliği azaltıcı bir etki yaratmaktadır; (b) askerlik hizmeti, özellikle birçok erkeğin önce askere gitmek için bekleyerek, daha sonra iş arayarak zaman harcadıkları düşünüldüğünde, okuldan işe geçişi kesintiye uğratabilmekte ya da bu süreyi uzatabilmektedir; (c) askerliği geciktirme isteği, kimi öğrencilerin okullarını daha geç bitirmeleri veya lisansüstü çalışmaya yönelmeleri için bir neden olabilir; (d) özel kesimdeki işverenlerin çoğu işe almada askerlik hizmetinin tamamlanmış olmasını ön koşul saymaktadır; bunun bir nedeni, askerlik hizmeti için kayıtlı istihdam kapsamındaki bir işten ayrılanların askerlik hizmeti sonrasında eski işlerine dönme ya da tazminat hakkına sahip olmasıdır.  

Okuldan işe geçişte uygulamalar: Eğitimin işgücü piyasasının ihtiyaçlarıyla uyumluluğu konusuna, siyasetçiler, resmi görevliler ve özel sektör tarafından sıkça değinilmektedir. Sorunun ele alınmasına yönelik pek çok girişim gündemdedir. Bunların arasında, “aktif işgücü piyasası politikaları” çerçevesinde İŞKUR’un iş arayanlara sunduğu destek, rehberlik ve eğitim hizmetlerine yönelik desteğin artırılması, özel şirketler, özel sektör kuruluşları ve sanayi bölgeleriyle işbirliğinde uzmanlaşmış meslek liselerinin kurulması girişimleri dikkat çekmektedir. Genel olarak hükümet, ortaöğretim kademesinde mesleki eğitimin ağırlığının artırılmasını hedeflemektedir ancak bunun için mesleki ve teknik eğitimin kamuoyu gözündeki itibarının artırılmasını gerekmektedir. Tüm bu çabaların, ticaret-sanayi, istihdam-işgücü piyasaları ve eğitimden sorumlu mercileri bir araya getiren kapsamlı bir strateji ya da vizyon çerçevesine oturtulması yararlı olabilecektir. Eğitim sistemi ile işverenler arasındaki bağlantıların güçlendirilmesine ihtiyaç duyulabilir, özellikle yerel koşulların dikkate alınması açısından özel sektörün, sivil toplumun ve çeşitli kuruluşların inisiyatif kullanmalarına imkân tanımak yerinde olacaktır. Tüm bunların yanı sıra hükümetin de bu alana ek kaynaklar tahsis etmesi gerekecektir. İlke olarak, eğitim programları ve verilen eğitimin kalitesi, tüm gençleri okuldan sonra iyi bir iş bulmak için gerekli olan becerilere sahip kılacak düzeyde olması gerekir. Eğitim sisteminin, ayrıca, kişisel tercihlere, dikey ve yatay geçişlere ve yaşam boyu öğrenme ilkesi doğrultusunda eğitim ve öğretimde ikinci bir şansa imkân tanıması gerekecektir. Erken yaşlardan itibaren devreye giren geliştirilmiş kariyer danışmanlığı hizmetlerinin ve iş arama aşamasında etkili desteklerin sunulması yararlı olabilir. Düzenlemeler, sağlanan ilerlemenin yalnızca genel anlamda değil aynı zamanda kadınlar ve erkekler, en dezavantajlı bölgeler ve yöreler, engelliler ve diğer sosyal gruplar için ayrı ayrı izlenmesini mümkün kılacak şekilde yapılmalıdır. Bu bağlamda, eğitime ve çalışma yaşamına katılmamanın ekonomik, kültürel veya diğer nedenlerine ışık tutulacak araştırmaların yapılması, dezavantajlı gençlerin içinde bulundukları koşulları gözeten yeni eğitim/mesleki eğitim hizmet modellerine başvurulması, ya da en azından var olanların uyarlanması gerekli olabilir. Butün bunlarla birlikte, eğitimin tek amacının istihdam olduğu yönündeki bir varsayımdan kaçınılmalıdır: Eğitimin, sosyalleşme, topluma dahil olma, diğer hizmet ve bilgilere, toplumsal bütünleşme, yurttaşlık ve gündelik yaşam için gerekli olan genel bilgi ve temel becerilerin geliştirilmesi gibi amaçları da olduğu unutulmamalıdır.

Tüm gençler için okuldan çalışma yaşamına sorunsuz bir geçiş sağlanmasında, iyileştirilmiş ve ihtiyaçlara uygun olarak düzenlenmiş eğitim ve öğretim, madalyonun yalnızca bir yüzüdür. Bunun dışında, işgücü piyasası politikalarının ne ölçüde genç dostu olduğuna ilişkin bir değerlendirme de yapılabilir. Örneğin, iş üzerinde eğitim ve iş deneyimi kazanılmasına yönelik sistemlerin varlığı ve kalitesi; yeni işe girenlerin veya halen çalışmakta olanların haklarına ters düşmeyecek farklı iş sözleşmesi tiplerinin uygunluğu; kamu sektörü istihdam uygulamaları ve kendi işlerini kurmak isteyen gençlerin yararlanabilecekleri destek hizmetleri değerlendirilmesi gereken konular arasındadır. Nihayet, ekonominin, tarımsal istihdamdaki yapısal azalma da dikkate alındığında, hızla artan işgücünü emecek kadar istihdam yaratamamasının bir yansıması olarak da düşünülmesi gereken genç işsizliğinin ortadan kaldırılması kolay olmayacaktır. Dolayısıyla, yeni işlerin yaratılmasına, mevcut istihdam fırsatlarının kuşaklar arasında ve içerisinde paylaşılmasına, işsiz geçen dönemlerin gençlerin ekonomik, fiziksel ve psikolojik durumlarıyla gelecekleri üzerindeki olumsuz etkilerinin hafifletilmesine yönelik politika alternatifleri üzerinde durulması gerekecektir.