UNICEF'ten düzenli haber almak için iletişim bilgilerinizi bırakabilirsiniz

9.1 Engellilik yaşayan çocuklar ve gençler

Yasal düzenlemeler ve güvence: Anayasanın 61. Maddesi “Devlet, engellilerin korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır” demektedir.  Türkiye aynı zamanda engelli kişilerin haklarını ayrıntılı olarak belirten BM Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesi’ne de taraftır. (http://www.un.org/disabilities/default.asp?navid=14&pid=150). Bu Sözleşme’nin 7. Maddesi taraf devletlerin engelli çocukların tüm insan haklarından ve temel özgürlüklerden diğer çocuklarla eşit temelde ve tam olarak yararlanmalarını sağlayacak gerekli bütün önlemleri alacaklarını belirtmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Sözleşme’yi Aralık 2008’de onaylamıştır.  Böylece Türkiye, engellilerin haklarını gözetmek üzere alınan önlemler ve bu alanda sağlanan ilerlemeler konusunda BM Engelli Hakları Komitesi’ne düzenli aralıklarla rapor verme yükümlülüğü altına girmiştir. Ayrıca Türkiye, Sözleşme’nin ihlal edilmesi sonucu mağdur duruma düştükleri kanısında olan yurttaşların doğrudan BM Komitesi ile temasa geçmelerine olanak tanıyan Sözleşme ek protokolünü imzalamış, ancak henüz onaylamamıştır.

Engelli çocuklarla ilgili yasal düzenleme ilk kez 1977 yılında yapılmıştır. Bu ilk yasal düzenleme 2005 yılında 5378 sayılı yasayla güncellenmiştir. 5378 sayılı yasayla çocuklar için sağlık sigortaları olsun olmasın özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetleri getirilmiş, devletin sübvansiyonuyla bu tür hizmetlerin özel sektör tarafından verilmesine olanak sağlanmıştır. Pratikte ise, eğitim ve sağlık sistemleri engellerle yaşayan çocuklara, gençlere ve diğer kişilere çeşitli yollardan hizmet sunmaktadır. Kimi durumlarda çok ciddi imkânlar sağlanmaktadır. Örneğin, doğuştan gelen ve engellilikle sonuçlanan ağır durumlarda sağlık giderlerinin yaşam boyu karşılanması gibi. Bu arada, kamusal kurumlar ve büyük işyerleri belirli oranda engelli istihdam etmek zorundadır. Dokuzuncu Ulusal Kalkınma Planı’na göre: “Özürlülerin ekonomik ve sosyal hayata katılımlarının artırılmasına yönelik, sosyal ve fiziki çevre şartları iyileştirilecek, özel eğitim imkanları ve çalışma ortamının özel olarak düzenlendiği korumalı işyerleri geliştirilecektir.” 2011 yılında engellilerle ilgili işlerden sorumlu Engelliler İdaresi (Özida), Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Genel Müdürlüğü ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü ile birlikte yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesine dâhil edildi. Dolayısıyla, bugün engelli kişiler ve ailelerine yönelik çeşitli sosyal hizmet ve yardımlardan tek bir bakanlık sorumludur. Söz konusu sosyal hizmetler arasında engellilere evde ve kurumlarda verilen bakım hizmetleriyle birçok ilde bulunan Rehabilitasyon ve Aile Danışmanlık Merkezlerinin çalışmaları, sosyal yardımlar kapsamında ise engelli kişilere ve onlara bakan kişilere yönelik ödemeler yer almaktadır. Yeni kurulan Bakanlığın beş genel müdürlüğünden biri Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü’dür. Bu yeniden yapılanma, çocuklar dâhil olmak üzere engelli kişilerin hükümetçe daha yakından gözetilmesini sağlamış, engellilere yönelik sosyal yardım ve hizmetlerin profilini yükseltmiştir. Türkiye halen 2012 Olimpik ve Paralimpik Oyunlarla bağlantılı olarak yürütülen ve engellerle yaşayanlar dâhil çocukların ve gençlerin yaşamlarını kaliteli ve kapsayıcı beden eğitimi, spor ve oyun etkinlikleri yoluyla zenginleştirmeyi amaçlayan International Inspiration (Uluslararası Esin) projesine katılmaktadır.

Gündemdeki konular: Sayılan bu olumlu etmenlere karşın, engellilere yönelik yürürlüğe giren sosyal yardım ve hizmetlerle sağlık ve eğitim gibi diğer sektörlerde yapılan çalışmalar yetersiz kalabilmekte ya da her yerde ve her tür engelle yaşayan her çocuk ve gence ulaşamayabilmektedir. Ayrıca, resmi olarak benimsenen ve evde bakım, kaynaştırma/bütünleştirme eğitimi gibi uygulamalarla hayata geçirilmesi çalışılan engellilerin toplumla bütünleştirilmesi hedefine istenilen ölçüde ulaşılamamış da olabilir. Sorunlardan biri, çocuklar ve gençler dâhil olmak üzere engelli kişilerin belgelenmesiyle ilgilidir. Yardım, hizmet ve bakım bu belgelendirmeyle gerçekleşebilmektedir. Belirli engellilik durumlarına yönelik taramalar doğumdan hemen sonra yapılmakta, ancak engelliliğin daha hafif biçimleri ve gelişim gecikmeleri bu alandaki temel sağlık hizmeti sunucularının kapasite yetersizliği nedeniyle geç tespit edilmekte veya hiç tespit edilememektedir. Hâlihazırdaki standart Engellilik Formu/Raporu, Uluslararası İşlevlilik Sınıflamasını (ICF) tam olarak karşılamamaktadır, işlevsel olmaktan çok kategoriktir ve çocuklara göre hazırlanmış değildir.

Gelişim gecikmelerinin belirlenmesi

Bebeklik döneminde, beş yaşından küçük çocuk ölüm hızındaki hızlı azalmayla birlikte artık sağ kalan çocukların önemli bir bölümünün gelişim gecikmeleri açısından yüksek bir biyolojik risk altında olduğu varsayılabilir. UNICEF, WHO ve diğer uluslararası kuruluşlar çocuklardaki gelişim güçlüklerinin sağlık sorunlarının başlıca nedenlerinden biri olduğunu; ailelere, ülkelere ve toplumlara ekonomik ve sosyal yükler getirdiğini kabul etmektedir. Yüksek ve orta gelir düzeyinde bulunan diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de tüm küçük çocukların yaklaşık %15’inin kendilerini engelliliğe veya olması gerekenin altında işlevliliğe mahkûm eden gelişim güçlükleri yaşadığı düşünülmektedir.

Sağlık hizmetleri sisteminde, örneğin demir ve iyot yetersizliğini hedefleyen önleyici çalışmalarla metabolizma ve endokrin bozukluklarına yönelik taramalar yapılmaktadır. Ne var ki bu ve benzer çabalar eşgüdümsüzdür ve yeterince kapsamlı değildir; arıca, kullanılan yöntemlerin eskimiş olması da söz konusudur. Dahası, sağlık personeli gelişim izlenmesi konusunda rutin eğitim almamaktadır ve belirlenen vakaların nasıl yönetileceğine ilişkin olarak bilgilendirilmemiştir.

Engellilik durumlarının teşhisinde kapsamlı bir “tıp evi” modeli izlenmediği gibi, etkinlikler ve katılım bakımından aile merkezli yaklaşımlarından yararlanan, gelişim temelli, işlevsel değerlendirmeler yapılmamaktadır. Bugünkü standart teşhis çerçevesini oluşturan Çocuklarda ve Gençlerde İşlevliliğin Uluslararası Sınıflanması (ICF-CY, WHO 2007) da nadiren kullanılmaktadır. Teşhisin ardından ise çocuklara, profesyonellerin yönlendirmesinde, merkez temelli, zamanı geçmiş davranış değiştirme tekniklerine dayalı özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetleri sunulmaktadır. Ailelerin sürece dâhil edildikleri ve eğitildikleri pek rastlanmamaktadır. Özellikle bilişsel ve zihinsel sağlık sorunların teşhisinde, uzun bekleme süreleri çocuklara ve ailelerine altı aya varan zaman kayıplarını yaşatmaktadır.

Butün bunlara rağmen, engellilik durumlarının ve gelişim güçlüklerinin erken yaşlarda teşhisi ve bu durumlara müdahale için öncü çalışmalar da gerçekleştirilmektedir. Gelişimsel pediatri tıp sistemi içinde bir alt uzmanlık alanı olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, pilot uygulaması ilk kez Ankara Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen gelişimsel pediatri birimleri, gereken eğitici faaliyetlerinin gerçekleştirilmesine paralel olarak, bugün en büyük yedi hastanede kurulmuş bulunmaktadır. Bu birimler, kapsamlı, yenilikçi ve bütüncül yaklaşımlarla ön plandaki veya yeni ortaya çıkan sağlık sorunlarını belirleyip ele almaya çalışmaktadır. Şimdi bu çalışmanın daha da genişletilip sağlık hizmetleri sistemine tümüyle içselleştirilmesi gerekmektedir

Eğitim sisteminde resmi politika kaynaştırma/bütünleştirme yönündedir. Ancak, sağlanan ilerlemelere karşın engelli çocuklar normal eğitim sistemine mümkün olduğu kadar dâhil edilememektedir. Bunu engelleyen nedenler arasında yoksulluk ve fiziksel erişim güçlükleri, eğitim sisteminde halen süren ayrıştırmalarla birlikte ana babaların ve toplumun beklentilerinin düşük düzeyde olması yer almaktadır. Özel eğitim ihtiyaçları olduğu belirlenen çocukların çoğunluğu (2009-2010 ders yılında 76.204 çocuk), öğretmenlerinin daha fazla eğitilmesi ve desteklenmesi gerekmesine karşın, yine de akranlarıyla birlikte eğitim almaktadır. Diğerlerine gelince, 2009-2010 ders yılında 15.712 çocuk normal okullarda özel eğitim sınıflarına devam ederken yaklaşık 26 bin çocuk ya özel eğitim okullarında ya da ilkokullar bünyesindeki özel eğitim sınıflarında ders görmekteydi (Eğitimde Reform Girişimi (ERG): Türkiye’de Kaynaştırma/Bütünleştirme Yoluyla Eğitimin Durumu ve Milli Eğitim Bakanlığı Örgün Eğitim İstatistikleri. Ayrıca bakınız, bu durum analizinin eğitimle ilgili 6. bölümü). Özel eğitim okullarına devam eden engelli çocuk sayısıyla ilgili veriler cinsiyete göre ayrıştırılmamıştır. Zaman zaman gündeme getirilen bir başka konu da, hem yetişkinlere hem de çocuklara hizmet veren kurumlarda zihinsel engellilere yönelik bakımın kalitesiyle ilgilidir.

Başta kalabalık ve kaotik kentsel alanlarda olmak üzere, fiziksel erişim konuları hangi yaşta olurlarsa olsunlar engelli kişiler için ciddi sorunlar doğurmaktadır. Bu husus, Türkstat’ın 2010 yılındaki “Engelli Nüfusun Güçlükleri ve Beklentileri” başlıklı araştırmasında net olarak gündeme getirilen konular arasındadır. 2005 yılında, kamu binalar ve kamu taşımacılığında engellilerin erişimi açısından uyulması gereken standartlar ortaya konulmuş ve bunların yerine getirilmesi için 2012 yılına kadar süre tanınmıştır. Ne var ki gerekli çalışmaların çoğu yerde bu tarihe kadar yetişmeyeceğinin anlaşılmasından sonra, süre 2013 yılına kadar uzatılmıştır.

Sosyal normlar ve tutumlar: Sosyal normlarla birlikte ailelerin tutumları ve bilgilerinin sınırlı olması da engelli çocukların tam potansiyellerine ulaşmalarını engelleyici etmenler olabilir. Kimi aşırı örneklerde ailelerin engelli çocuklarını gözlerden uzak tutup gizlemeye çalıştıkları bildirilmektedir. Ailelerin engelli çocuklarına ilişkin beklentilerini çok düşük düzeylerde tutmaları ve/veya onlara karşı aşırı himayeci davranmaları ise çok daha sık rastlanan bir durumdur. Özellikle kız çocuklar bu nedenlerle eğitsel, toplumsal ve boş zaman fırsatlarından dışlanma riskiyle karşılaşabilmektedir. Temmuz 2012’de yayınlanan haberlere göre, yapılan bir araştırmada yöneltilen sorulara yanıt verenlerin %70’i engelli komşu istememektedir; %53,7’i engelli çocukların ayrı okullara gitmelerinden yanadır ve %80’i de engellilerin kendi evlerinde istihdam olunmalarını desteklemektedir. Haberler, engellilikle ilgili pek çok çalışmayı gerçekleştirmiş veya sponsorluğunu üstlenmiş bir kuruluş olan Sabancı Vakfı desteğinde yapılan bir araştırmayı temel almaktadır. Bulgular, insanların, onlar lehine yapılacak düzenlemeler istedikleri durumlarda bile engellilere karşı ayrımcılık yaptıklarını göstermektedir.

2010 yılında gerçekleştirilen bir Özida araştırmasına (http://www.ozida.gov.tr/ayrimciliklamucadele/eng/report_full.pdf) katılan çok sayıda engelli, kamu görevlileri dâhil kendilerine yönelik ayrımcılıktan şikâyet etmiştir (Ayrıca bakınız, İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Kaynakları Uygulama ve Araştırma Merkezi: Türkiye’de Engellilik Temelinde Ayrımcılığın İzlenmesi Raporu). Bu araştırma çocukları kapsamasa da, bu tür tutumların etkilediği kişiler arasında çocukların ve gençlerin de yer aldığı açıktır.

Politika geliştirme: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, engellilik konusunu sosyal içerme perspektifinden ele alma gerekliliğinin bilincindedir. Amaçlarından biri, bu konudaki yanlış anlayışlarla mücadeleyi ve engelli kişilerin/çocukların sosyal içermesini benimsetmeyi hedefleyen kanıtlara dayalı iletişim etkinlikleriyle tutum değişikliği yaratmaktır. Dolayısıyla görevlilerin bilgisi, tutumları ve uygulamalarını da inceleyen, engelli çocukların bugünkü toplumsal yaşamdaki durumlarını ortaya çıkaracak araştırmalar öngörülmektedir. Bu arada Bakanlık Aralık 2012’de engellilerle ilgili bir Kongre toplayacaktır, ayrıca eğitimdeki engelli çocuklarla çocuk yoksulluğu ile engellilik arasındaki ilişkileri konu alan çeşitli çalışmalar gerçekleştirilecektir. Tüm bu çabalar sonucunda, yetkililerin, kaliteli hizmet ve yardımlara erişimde engelli çocuğu olan ailelerin karşılaştıkları güçlükleri belirlemeleri, bunların aşılmasına yönelik politikaları geliştirmeleri ve engelli çocukları yaşamın tüm alanlarına dâhil etmeleri beklenmektedir. Bu yöndeki politikaların haklara dayalı ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşım çerçevesinde yaşama geçirilmesi, uygun bir bütçeyi, etkili ve açık bir izlemeyi ve başta sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler olmak üzere çeşitli sektörler arasında güçlü bir eşgüdümü gerektirmektedir. Ayrıca, iletişim ve toplum seferberliği çabalarının devam etmesi gerekecektedir.